YEREL
Giriş Tarihi : 06-10-2021 22:02   Güncelleme : 06-10-2021 22:02

Hukukçu Yazar Av.İrfan Sönmez gündeme dair sorulara cevap verdi

Hukukçu Yazar Av.İrfan Sönmez gündeme dair sorulara cevap verdi

Ülke gündemi ile ilgili olarak Hukukçu Yazar Av.İrfan Sönmez ile görüştük. Seçimden Başkanlık sistemine, Kürt Sorunu'ndan ekonomiye, yatırımlardan vatandaşların sıkıntılarına kadar çok geniş bir yelpazede Av.Sönmez’e sorduk. Av.Sönmez'de cevaplandırdı.

İşte bu mülakatımız;

- Sayın Sönmez, siyaset giderek ısınıyor, muhalefet erken seçim istiyor, iktidar 2023 diyor, muhalefet ekonomik krizden şikayet ediyor, iktidar her şeyin iyi gittiğini söylüyor. Siz ne diyorsunuz, iyi mi gidiyor, kötü mü gidiyor?

-Bu iki kere iki kaç eder gibi bir soru oldu. Ekonomi iyi gidiyor demek için başka bir evrende yaşamak gerekir. Her gün yapılan zamlar, tırmanan döviz, bir türlü aşağı çekilemeyen enflasyon aslında bu soru için kafi bir cevap. Her şey iyiyse bu şikayetler niye, niçin vatandaş kan ağlıyor, niçin emekli, asgari ücretli, çiftçi halinden şikayet ediyor?

-Onlara muhalefetin kurgusu diyorlar?

-Kurgu mu, değil mi geçen yılın fiyatları ile bu yılın fiyatlarını karşılaştırarak ortaya çıkarabilirsiniz. Geçen yıl bir kilo kıyma kaç paraydı bu yıl kaç para, geçen yıl yağın, peynirin kilosu neydi bu yıl ne? Fiyatlar arasındaki uçurum, uçuşa mı geçmişiz düşüşe mi geçmişiz gösterir.2020 Ağustosunda bir kilo dana etinin fiyatı ortalama 50 TL, bugün 70-75 TL, bir kilo tereyağı geçen yıl 45-50 TL idi, bu yıl 75-80 tl, 5 kiloluk ay çiçek yağı 2019 yılında 35, geçen yıl 60, bu yıl ortalama 110 TL, yani iki yılda fiyatı yüzde 200 artmış. Böyle birçok örnek göstermek mümkün. TÜİK'e göre yıllık enflasyon yüzde 19, ama çarşının pazarın enflasyonu yüzde 40'ın üzerinde. Vatandaş aldığı hiç bir malı bir daha aynı fiyata alamıyor. Bırakınız aylık değişimi, fiyatlar neredeyse haftalık değişiyor. Bu iyi bir gidiş değil. Yoktur demekle enflasyon, pahalılık, işsizlik yok olmuyor.

UYARILAR DİKKATE ALINMADI

-2010'a kadar iyiydi, ya da öyle görünüyordu, ne oldu da böyle oldu?

-Gerçekten iyi miydi bilemiyoruz. Bir şeyin halka yansımaması her şeyin iyi gittiği anlamına gelmiyor. Yanlış yatırımlar, yolsuzluk, kırımsız yahut az kırımlı ihaleler, kayırmacılık, üretim yerine betona yatırım, ehliyetsiz kadrolaşma, partizanlık, uyarıları dikkate almayan kibir siyaseti Türkiye'yi bu noktaya getirdi. 5 yıl önce ünlü ekonomist Daron Acemoğlu Hürriyette yayınlanan bir söyleşisinde Türkiye ekonomisinin duvara çarpacağını söylemiş, yapılması gerekenler hususunda iktidarı uyarmıştı. Kimse dinlemedi, biz her şeyi herkesten iyi biliriz kibri ülkeyi bu hale getirdi. Yolsuzluk ve iltimas ekonomisi ülke kaynaklarını çar çur etti.

-Uzmanlar özellikle devlet garantili hastane, yol, köprü ve hava limanı gibi ihalelerin hazineye büyük yük getirdiğini, ekonomideki kara deliklerin bu yap işlet devret modeli ile yapılan işler olduğunu söylüyorlar.

-Doğru söylüyorlar, hastanelere hasta, havalimanlarına yolcu, yol ve köprülere araç garantileri verildi. Bugüne kadar bunların hiç birinde hedeflenen miktara ulaşılamadı, hatta yarısına bile ulaşılamadı. Mesela Şehir Hastanelerine geçen yılın ilk 7 ayında 2.5 milyar ödeme yapılırken, bu yılın ilk 7 ayında 6.4 milyar ödeme yapıldı. Eski parayla söylersek 6.4 katrilyon. Yani şehir hastaneleri için yaptıkları hesapta bu kadar fire var.

-Devlet garantili ihalelerle ilgili İYİ Parti de bir kampanya başlattı?

-Evet etkili bir kampanyaydı. Saray'ın müteahhitlerine fazladan yapılan ödemelerle ne ve neler yapılabileceğini anlattılar. Mesela 3 milyar dolara mal olan Osman Gazi köprüsüne toplamda 13 milyar dolar ödeme yapılacak. Bu fazladan ödenen10 milyar ile İYİ Parti neler yapılabileceğini anlattı. Avrasya tüneli için fazladan ödenen 900 milyonla 5 bin selzede veya depremzede 5 kuruş ödemeden ev sahibi yapılabilirdi. Bu paralar hepimizin cebinden alınıp müteahhitlere ödendi. İhaleler doğru yapılsa bu para milletin refahına harcanacak, bugün sıkça tanık olduğumuz yakınmalar olmayacaktı.

KÜRT SORUNU MU, DEVLET OLMA TALEBİ Mİ?

Şu sıralar en önemli gündem maddelerinden biri Kılıçdaroğlu'nun gündeme getirdiği Kürt sorununu PKK veya İmralı ile değil, HDP ile konuşacağız, çözüm yeri meclistir şeklindeki sözleri. Bu konuda önemli çalışmalarınızın, özgün fikirlerinizin olduğunu biliyoruz, ne diyorsunuz kiminle konuşulmalı, ne yapılmalı?

-Ülke sorunlarının çözüm yeri elbette meclistir. Siyasetçi muadili ile konuşarak problemleri çözmeye çalışır. Teröristle konuşarak sorunlarınızı çözemezsiniz. Türkiye bunu Oslo'da, Çözüm sürecinde denedi. Birinde Kandil ile ötekinde Kandil ve İmralı ile konuştu. Sonuç ortada, Hendek teröründe 700'ün üzerinde şehit verildi. PKK, görüşmeleri zaman ve alan kazanmak için kullandı. HDP'de hiçbir zaman meşru bir parti gibi davranmadı. Oslo ve Çözüm süreçlerinde iktidar konuşmak istedikçe Kandil ve İmralı'yı işaret ettiler. Bizle değil onlarla konuşun dediler. Kürt sorununu ağızlarına pelesenk etmelerine rağmen konuşmaya yanaşmadılar. Bir işe yaramayacaksan, sabah akşam konuştuğun bir sorunu konuşmayacaksan o zaman mecliste ne işin var? Partiler tabanlarının dertlerine tercüman olmak, onları çözmek için vardır. HDP hiç inisiyatif almadı, hükümeti Öcalan'a yönlendirdi, kendini yokluğa mahkum etti. HDP meşru bir parti gibi davranırsa niçin konuşulmasın, konuşulur. Ama bu mesele -Kürt Sorunu- başlığı ile değil, demokrasi ve insan hakları başlığı ile konuşulmalıdır.

-Dilimize baskı var, Kürtçe konuşamıyoruz diyorlar?

-Bu yalanların cevabını Kürtçe konuşan kardeşlerimiz versin. Resmi okullarında Kürtçe öğreten bir devlete Kürtçeye baskı yapıyor demek en hafif tabirle ahlaksızlıktır. Baskı var demesinler diye ne yapalım, milleti zorla Kürtçe mi konuşturalım? Geçmişte bazı yanlışlar olmuştur, ama hiç bir yanlışın karşılığı kan ve terör değildir. Bu kutsal vatan hepimizindir. Aramıza fitne sokmak isteyenlerin oyunlarını bozmak tuzaklarını başlarına geçirmek elimizdedir.

-Kendini Kürt olarak tanımlayan insanlarımız kimliklerinden vaz mı geçmeli?

Ben öyle bir şey mi dedim. Bu ülkeye aidiyetten vazgeçmeyelim. Bayrağımızdan vaz geçmeyelim. Birliğimizden vazgeçmeyelim. Devletimizden vazgeçmeyelim, benim dediğim budur! Doğru olan eksikleri düzeltmektir, yakıp yıkmak değil. Kaldı ki insanların sadece etnik kimlikleri yok, çoklu kimliklerin söz konusu olduğu bir çağda yaşıyoruz. Etnik kimliğin Kürt, Milli aidiyetin Türk olabilir. Millet, milliyet dediğimiz vakıa etnik aidiyetleri aşan bir kimliktir. Şunu da unutmayalım, etnik kökleri ispat o kadar kolay değildir. Günümüzde etnik farklılığın tek göstergesi dildir. Bu yeter mi, yetmez, çünkü dil değiştirmiş birçok toplum vardır. Hindistan’nın resmi dili İngilizcedir ama Hintliler İngiliz değildir. Sadece dile bakarak etnik tanımlama yapmak yetmez. Mesela Tunceli bölgesinde Kürtçe-Türkçe-Zazaca konuşulur. Sorduğunuz zaman özellikle eskiler Türkmen Alevisi olduğunu söylerler

-Peki sorun ne, bu kadar gürültü niye çıkarılıyor?

-Sorun şu, grup haklarının hedefi özerklik veya bağımsızlıktır. Bu hedefin önündeki her engele Kürt sorunu diyorlar. Devletleşmeye mani olan her şey sorundur. Bu kadar açık! Özerkliğe hayır demek

Kürt sorunudur. Ayrılmaya karşı çıkmak Kürt sorunudur. Bağımsızlığa engel olmak Kürt sorunudur. Bir devletin bir bayrağı olur demek Kürt sorunudur. Bunlara hiç bir ülke evet diyemeyeceğine göre gerçek anlamda bir Kürt sorunundan bahsetmek de mümkün değildir.

SEÇİME DOĞRU PARTİLER, KİM KAZANIR, KİM KAYBEDER?

-Aylardır bir seçim atmosferinde gibiyiz. Nereye gidiyoruz, bir değişim bekliyor musunuz?

-İktidar sorunları çözemediği için toplumda sürekli bir değişim beklentisi var. İşler yolunda gittiğinde kimse seçim beklentisine girmez. Bir yerde bu beklenti varsa, orada işler yolunda gitmiyor demektir. Seçim baskısı ile kötü yönetim arasında doğrudan bir ilişki vardır. İşler kötü gittikçe o baskı artar. Seçimin gündemde olmasının sebebi budur. Ve bu iktidarın yönetemediğinin bir karinesidir. 20 yıllık AKP iktidarında ilk defa toplum bu ölçüde seçim istiyor. Seçim istemek git demektir, sizden memnun değilim demektir.

-Bir değişim bekliyor musunuz?

-Seçim isteyenler bir değişim bekledikleri için isterler. Seçimden kaçanlar ise bir değişim olacağını hissettikleri ve kaybedeceklerini düşündükleri için kaçarlar. Kim istiyor, kim istemiyor sorusunun cevabı aynı zamanda sorunuzun cevabıdır. Başkanlık sistemi 3 yıl içinde Türkiye'yi her alanda geri götürmüştür. Ekonomi, dış ilişkiler, hukuk, yargı yerlerde sürünüyor. İktidarın arkasında, ideolojik oylarla, rant peşinde koşanlar dışında kimse kalmadı. Onlar da İslam'ı bilmeyen, dinle siyaseti karıştıran, iktidarı tartacak dini bilgi terazisine sahip olmayan kesimlerden oluşuyor. Din yolsuzluğa, ayrımcılığa, devlet işinde ehliyetsizliğe, yalana, rüşvete, adaletsizliğe cevaz vermez. Türkiye’de bir değişim olacaksa bu çıkarcılardan da kurtulmalıdır.

-Başkanlık sistemi bitiyor mu?

Bitmeli, bu sistemin siyasi kültürümüzle alakası yok. Toplumsal ihtiyaçlardan değil, bir kişinin her şeyin sahibi olma ihtirasından doğdu. Bir kişiyi güçlendirdi, devleti, kurumları, adaleti, kısacası milleti zayıflattı. Bu sistem başkanlık sistemi de değil. Başkanlık sisteminin ana vatanı ABD. Orada kuvvetler ayrılığı var, iktidarın Yargı, Kongre ve Başkan arasında paylaşımı var. Bizde var mı? Yok. Soruyorum size, bir başkanın İmarla, kat sayısı ile nereye turizm tesisi, nereye rezidans yapılmasıyla ne alakası olabilir? Dünyada hiç bir başkan imar işlerine karışmaz. Bu iş başkanların görevi değildir. Başkanlar devlet yönetir, hangi arsaya ne yapılacağı ile ilgilenmezler. Bizde öyle mi? Daha birkaç gün önce İstanbul Ataşehir'de 300 dönümlük bir kupon araziye Cumhurbaşkanı 20 kat imar izni verdi. Halbuki aynı araziye 2018'de millet bahçesi yapma sözü vermişti. Bu işlerle belediyeler, yerel yönetimler ilgilenir Cumhurbaşkanları ilgilemez. Bu başkanlık sistemi değil, kişiye özel bir sistem. O kişiden sonra uygulanmak için planlanmamış. O kişiyi korumak, sakınmak için planlanmış.

-İhtiyaç yoktuysa vatandaş niye yol verdi, referandumda niye destekledi?

-Medya elinizdeyse vatandaşı her şekilde maniple etmek mümkün! Vatandaş tek taraflı propagandaya maruz kaldı. Daha önemlisi, 15 Temmuz ihanetidir. O olmasa bu olmazdı diyebileceğimiz bir sonuç yarattı. Darbe kimi hedef alırsa, millet nezdinde onu güçlendirir. 28 Şubatta böyle oldu,15 Temmuzda da böyle oldu. Referandum darbe psikolojisi ile yapıldı. Darbe karşıtlığı ile CB sistemine evet demek özdeşleştirildi. Buna rağmen referandumun sonucu tartışmalıdır. Çünkü yasanın aksi hükmüne rağmen mühürsüz oylar geçerli sayıldı. Yani alınan sonuç sakat ve tartışmalıdır. Hukuk diliyle ke-en lem yekün yani yok hükmündedir.

-15 Temmuz’un sistem değişikliğinde etkisi olduğunu kabul ediyorsunuz?

-Elbette, onun için o psikoloji hiç bitmesin istiyorlar. Darbe tehdidini canlı tutarak AKP tabanını sabitlemek istiyorlar. O duygu ortadan kalkınca vatandaşın daha serinkanlılıkla karar vereceğini biliyorlar. Şunu da söyleyeyim meşru darbe yoktur. Cemaatlerin, tarikatların görevi siyaset yapmak değil ahlaklı insan yetiştirmektir. Siyasete dalan cemaatler meşruiyetlerini yitirirler. FETÖ 15 Temmuz’la hem bu millete hem de kendi tabanına büyük kötülük etti. Çektiğimiz sıkıntılarda, demokrasiden uzaklaşmada bu darbenin büyük payı olmuştur. Dine en büyük zararı dini kullananlar verir. Yüce dinimizi ihtiraslarının manivelası yapmak isteyenlerin elinden kurtarmalıyız.